Osman Bey’den Osmanbey’e bir ailenin tarihi
19. asrın başında inşa edilen yeni saraylar, Osmanlı bürokrasisini Suriçi’nden Beşiktaş sırtlarına taşıdı. Bugün Yıldız Sarayı’na komşu Abbasağa, Nispetiye, Dikilitaş gibi muhitlerde önce Dolmabahçe sonra Yıldız Sarayı’nın bürokratları konaklar inşa ettirdiler. Tanpınar, devletin idare merkezinin değişimi ile İstanbul’da gündelik hayatın dönüşümünü, tarihinde müstakil bir başlık altında anlatır. Bu dönüşüm içinde II. Abdülhamid’in mabeynbaşılarından Osman Bey gibi bir semte adını verecek kadar İstanbul’un çehresini değiştiren isimler de olmuştur. Mecidiyeköy ile Taksim arasındaki bu büyük mahalle bugün Osmanbey adıyla biliniyor.
Türk edebiyatı, doğu batı mukayesesini, Batılı hayat tarzını yaşatan mekânlarda yapmayı sevmiştir. İstanbul›da apartman kültürünün yerleşmesine öncülük etmesi bakımından Osmanbey hep dikkati çekmiştir. Burada semtin adını, ona komşu semtlerin genel bir adı olarak kullanıyorum. Bu semte adını veren Osman Bey’in kim olduğuna dair bir kitap yayımlandı. Semtin Türk edebiyatı cihetinden önemine değinmiyor bu kitap. Osman Bey ve ailesine ayrılmış bir aile tarihi. Ancak yakın dönem Türk kültür hayatının saray çevresinde nasıl genişlediğini, gayrimüslim mahallelerine Müslüman bir Osmanlı bürokratının kendisi ve çocukları için konak ve köşkler inşa ettirerek bu semtlerin sosyal yapısına nasıl yeniden istikamet verdiğini görebiliyoruz. Bugün gelinen yerde Osmanbey’in Türk-Müslüman kimliğini yansıtan bir semt olduğunu söylemek elbette mümkün değil. Osman Bey’in ve çocuklarının bu misyonla semti inşa ettiklerini düşünmüyorum. Söz konusu kitapta böyle bir amaç taşıdığı vurgulanıyor. Bu amacı taşıyan, Osman Bey değil, II. Abdülhamid olmalı. Semtin yapısına Müslüman bir kimlik kazandırmak için bu çok sevdiği hocasını buraya yönlendirmiş olmalı.
SARAYDAN MUSHAF BASMA İZNİ ALDI
Osman Bey ve Ailesi, bu ailenin son kuşak temsilcilerinden Nedret Kuran tarafından kaleme alınmış. Kitabın üst başlığında Osman Bey’in bir semte adını verdiği, matbaacı, hattat ve başmabeynci olduğu söyleniyor. Arada “büyükdedem” ifadesi de geçiyor. Bu başlıklandırma, elimizdeki kitabın akademik bir disiplin ve sadece belgelere dayanarak yazılmadığını gösteriyor. Bunu kitabın yazarı da ifade ediyor. Tarihçi olmadığını, araştırmaları sonucu elde ettiği belge ve bilgilerle aileden duyduklarını kitaplaştırdığını söylüyor. Bu, kitabın hatırat derlemesi olduğunu da göstermez. Yazar, başta Ali Birinci olmak üzere pek çok araştırmacının yazdıklarından istifade ediyor. Osman Bey hakkında ilk yazısını 2001’de “Saraydan İlk Defa Kur’an-ı Kerim Basma İznini Alan Hattat Matbaacı Osman Bey” başlığıyla yayımladığına göre uzun yıllardır bu mesele üzerinde çalışıyor.
Kitapta Osman Bey’in, çocuklarının ve torunlarının hikâyesini okuyoruz. Buna göre Osman Bey’in babası Mustafa Hilmi Efendi, meşhur bir hattat. Bu hususta bir de kitap yazmış. Muhtemelen tekrar neşri, bu sanata gönül verenleri mutlu edecektir. Hilmi Efendi, oğlu Osman’a yine meşhur hattat Ömer Vasfi Efendi’den nesih ve sülüs dersleri aldırmıştır. Mustafa Hilmi Efendi, yazarın ifadesine göre arkasında iki yüz kadar el yazması Kur’an-ı Kerim bırakmıştır. Bu sayının doğruluğu konusunda şüphem var. Epey yüksek bir rakam bu. Padişahın siparişi üç özel Kur’an-ı Kerim de bunlara dâhil. Osman Bey’in anne tarafından dedesi İbrahim Sukûti Bey de hattat.
SERKURENÂ OSMAN BEY
Osman Bey, Türk kültür tarihinde asıl matbaacılığı ve kâğıt fabrikası ile yer etmiştir. Bu itibarın ardında Abdülmecid devrinde girdiği saray vardır. Babası Mustafa Hilmi Efendi ile sarayda görevlidir. Daha sonra II. Abdülhamid’in tahsili ile meşgul olmuştur. Serkurenâ unvanına sahiptir. Başmabeyncilik de uhdesine verilince Suriçi’nden Nişantaşı’na taşınmıştır. Matbaa-i Osmaniye’yi 1869’da kurmuştur. 1876’da II. Abdülhamid’in tahta çıkmasıyla kendisine Kur’an-ı Kerim basma ruhsatı verilmiştir. Daha öncesinde bu vazife devlet matbaasında ulema nezaretindedir. Yüz binlerce Mushaf, Osmanlı coğrafyasının farklı muhitlerine bu matbaadan gönderilir. Matbaa gelirleri ile Şişli-Pangaltı arasındaki geniş parseli satın almıştır. Burada çocukları ve torunları için köşkler yaptırmıştır. Nedret Kuran, bunu kozmopolit hayat kültürünün oluşmasına katkı ve Osman Bey’in ileri görüşlülüğü biçiminde yorumlar. Kitapta verilen tarih ve bilgilerin birbirleriyle ile çelişenleri de söz konusu. Matbaanın faaliyetini hangi vakte kadar sürdürdüğü bilgisi de bunlardan. Bir yerde 1935, hemen birkaç satır sonra 1956 tarihi veriliyor. Osman Bey 1890’da vefat etmiştir. Ailenin ekser fertleri gibi II. Mahmud Haziresine defnedilmiştir. Matbaayı kendisinden sonra oğulları devam ettirmiştir. Üçüncü kuşaktan sonra matbaacılık faaliyeti durmuştur. Burası Çemberlitaş sinemasına çevrilmiştir.
Osman Bey’in bir başka önemli hizmeti Beykoz Kâğıt Fabrikası’dır. 1886’da padişah elli yıllık bir tekelle Hamidiye Kâğıt Fabrikası kurma yetkisini Osman Bey’e veriyor. O da İngiliz sermayedarlar bularak 1890’da bir şirketi hayata geçiriyor. 42 dönümlük, Beykoz deresi kenarındaki arazisi, Osman Bey’in oğlu Ali Cevad Bey’den satın alınıyor. İlk idarecisi de Ali Cevad Bey’dir. Şişli’deki Osman Bey ailesine ait bugüne gelebilen tek konak da yine Ali Cevad Bey için yaptırılmıştır. Günümüzde Bulgar Eksarhhanesi’dir. Kitapta ailenin diğer fertleri hakkında da malumat vardır. Kızı Kadriye Sabiha Hanım, Mevlevi tarikatına mensuptur. Bir diğer kızı Hatice Fıtriye Hanım, babasından kalan Kandilli’deki yalıda oturmuştur. Bu yalı, 1853’te Balyan ailesine yaptırılmıştır. Burası Fıtriye Hanım’ın evliliği dolayısıyla Süreyya Paşa Yalısı olarak da bilinir. 28 odalı bu bina, 1972’de bir yangınla yok olmuştur. Ortanca oğlu Ömer Vasfi Bey ise mütercimdir. Osman Bey, hocasının adını oğluna vermiştir. Şair Hüseyin Siret’in kız kardeşi Mukbile Hanım’la evlenmiştir. Dil, edebiyat ve resme kabiliyetlidir. Nedret Kuran, kendi arşivinde bulunan Ömer Vasfi’nin meşk defterinden numunelere kitabında yer verir. Osman Bey’in torunu Vildan Hanım, ilk Türk kadın ressamlarındandır. Yazarın anneannesidir. Ömer Vasfi Bey’in kızıdır. Salvatore Valeri’den resim dersleri görmüştür. Yazarın babası Said Kuran, İTÜ’de dekan ve rektörlük yapmıştır. Mühendis Mektebi’nin teknik üniversiteye dönüştürülmesi sırasındaki katkılarından dolayı Kuran soyadını almıştır. Bütün bu malumata, malumatın önüne geçecek kadar zengin bir resim, fotoğraf, belgenin eşlik ettiğini hatırlatayım.