Mustafa Yazgan - Doğu ve Batı (4)
Ü“BATI” Antitezimiz.. İman ve kulluk çemberimizin dışındaki dünya.. Çevremiz.. Yabancımız.. Şaşkın dostumuz (!).. Hâin düşmanımız..
İnsanlık tarihi boyunca, bütün müsbetlere ve gerçek oluşlara karşı, menfi felsefenin iddia mekânı…
Ruhun maddeye hâkimiyet şartını, aklıyla bir türlü dengeleyemeyen buhranlı, sinirli, egoist, pragmatist (faydacı) insan ve onun tefekkür sistemi…
İmanda, çok yoğun sisli, bir bakış… İbâdette taşların, karanlık mermerlerin, ikonaların, haçların, putların ruhu cenderede sıkıp, tırnaklarla yırttığı ortamdaki “ruhban sömürüsü”... Ahlâk'ta miline oturmamış tekerlek gibi yalpalayan ve madde kabuğunu kırıp, fışkıramayan bir takım geleneksel davranışlar…
Batı, maddenin kemmiyet gölgeleri ile avunup, ötelere geçemeyen, maddeyi, şekli, dekoru büyüttükçe ruhu, mânâyı, mücerredi ve keyfiyeti küçülten anlayışların ismi…
Bütün gidişatını ve usullerini “dünyayı elde tutma”ya tahsis eden, bütün hayatı şu bir ömürlük dünya hayatından ibâret sâyân ve bu sebeple amansız bir ihtirasla, dünyaya âit his, duygu, zevk, konfor, debdebe, saltanat ve hakimiyete sarılan zavallı insanların telâkki dünyası Batı…
Eşya ve hâdiselerin dış görünüşlerini aşamamış, sığ ve kuru aklın “bilimsel-fenni-hârikaları”nı kutsal bir değer hükmü ve insanlık ölçüsü yapmış felsefelerin kurbanı bir âlem…
Şehirleri, meydanları, sokakları, birahaneleri, fabrikaları, işyerleri, tavır, edâ, kılık-kıyafetleri, ölçüleri, davranışları, müzikleri, dansları, fikir ve san'at hafakanları hep bu dünyevilik çevresinde dönen teferruat…
Ruhi aşk ve vecdin, ötelere açılamayan mahpusluk hâli..
Eski Yunan'la temeli atılan, Roma ile ayakları üstünde yükselen, Hristiyanlıkla bir ruh inkılâbının eşiğine kadar gelip, sonra mecalsiz bir dizçöküşle ‘ebedi kurtuluş' çığırına giremeyen Batı, kapkaranlık bir dehlizde “Orta-çağ” ilkelliğini yaşadı. İmânda, ibâdette, ahlâkta, bilimde, san'atta, içtimâî;, iktisadî; ve siyasî; yapıda tam bir “Yatalak” hâlini yaşarken, doğu ufuklarından Endülüs'e, oradan Avrupa'nın “rahm-i maderine” (ana rahmine) düşen bir “Diriliş tohumu” ile Reneisance (Rönesans)'a erdi. Bu güçlü nefes, İstanbul'un Fethi ile kapanan Orta Çağ ve açılan Yeni Çağ tazeliğinde, Batı'ya gerçekten “yeniden doğuş”lar yaşattı. 19. asır ve sonrasında dayanılmaz buhranlara rağmen, doğu ufuklarından esip gelen “ilim + kültür + san'at” rüzgârlarının döllendirdiği tohumu öylesine ustaca büyüttü ki.. bu akış 20'nci asrın ikinci yarısında “devâsa” bir “Teknolojik patlama” ile günümüze erişti.
2016'larda Doğu alemi için bir “Süper Güç” zannedilen Batı.. her şeye rağmen kalbinden yaralıdır.
“19. asır buhranları..” deyip, geçmeyin!
Nihaî; noktaya erişti zannedilen “müsbet bilgiler”in eşya, madde ve hâdiselere tatbiki ile ulaştığı “Teknolojik çığır” şımarık bir “Pozitivizm” felsefesi sonunda insan ruhunun bütün temel dayanaklarını kaybetmesi sonucunu doğurdu Batı'da…
“19. asır buhranları” Batı'yı mânâ planında eritti.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Komünizm, Faşizm ve Nazizm tecrübeleri… Kapitalizm ve Sosyalizm fırtınaları içinde girdaplanan insanlık, insan fıtratına (yaratılışına) aykırı fikir, felsefe, doktrin ve tatbikatlarla çığırından çıktı.
Bu arada bize şapkasını, ceketini, pantolonunu, kravatını, mini eteğini, kuaförünü, israfını, edepsiz muaşeret kurallarını, içkisini, kumarını, zinâsını, binâsını, modalarını, diskoteğini ve suyu çıkmış ideolojilerinin posalarını verirken, çağa hakimiyet sırrını kendine saklayan kurnaz Batı… bir kerre olsun aynaya bakmıyor. Baksa, ruhun diriltici, erdirici şifâ bahşeden “Mesih: Elini sürdüğü, meshettiği, hastaların derhal iyileşmesinden kinâye-Hz. İsa (as)-Mesih'inden mahrum kurha'lı (karhalı, cerihalı, yaralı, cerahatli) suratını görüp, kendinden iğrenecektir.
(Yarın: Zavallı Batı…)